
“Gerçek, herkesin aynı masalda oynadığı bir rol gibiydi. Lakin kimse sahneyi terk edemiyordu.”
Eski bir handa, bakır tepside sunulan bir fincan kahvenin telvesine bakarken, hayaller ile hakikat arasında ince bir çizgi olduğunu düşünürdüm hep. Bu çizgi, rüzgarla dalgalanan bir tül perdesi kadar belirsiz ve savruktu. Kimdi ki hakikati elinde tutabilen? Elimizde tuttuğumuzu sandığımız o gerçek, belki de yalnızca avuçlarımızdaki bir gölgeden ibaretti.
Bir sabah, puslu bir rüya gördüm. Rüyamda bir deniz fenerindeydim. Fenerin ışığı, uzaklarda dalgalanan bir gemiye yol göstermiyordu; aksine kendi varlığını sorgulayan bir hayalete rehberlik ediyordu. O hayalet bendim. Elimde bir pusula vardı, ancak pusulanın iğnesi sürekli dönüyordu. “Gerçek kuzey nerede?” diye sordum fenerin bekçisine. Bekçi, uzun sakalını sıvazlayarak şöyle dedi:
“Kuzey diye bir şey yok, evlat. Her şey sadece bir yön.”
Uyandığımda bu sözlerin etkisi altındaydım. İnsan, doğrular ve yanlışlar arasında gidip gelirken bir yönde ilerlediğini sanır. Ama belki de o ilerleyiş, bir girdabın içinde dönüp durmaktan ibarettir. Hayat dediğimiz şey, pusulasız bir geminin fırtınalı denizlerde savruluşudur.
“Pusulasız Yöne Yolculuk” için bir cevap
Kalemin çok iyi.
BeğenLiked by 1 kişi