
Hiç oturup da güvercinlere dikkatli dikkatli baktınız mı? Sadece bir an için hayatın telaşından çıkıp, bir parkta ya da bir çatıda, onlara baktınız mı?
Ben ilk kez bu kadar dikkatle izledim bugün. Bir güvercinin ayakları kıpkırmızıydı, neredeyse canlı bir boya gibi. Gövdesi yeşil ve morun metalik yansımalarıyla parlıyordu. Siyah beyaz olanlar da vardı, sanki hepsi ayrı bir ressamın paletinden çıkmış gibi.
İnsanlardan kaçıyorlardı. Ama bir yandan da onlara yaklaşıyorlardı… Su, yemek, birkaç kırıntı için. Bizden korkuyor gibiler ama bir yanlarıyla da bize muhtaçlar. Bu çelişki bana çok tanıdık geldi. Belki de biz de böyleyiz. Yaklaşmak istiyoruz ama korkuyoruz. Güvenmek istiyoruz ama tedirginiz.
Güvercinler sanki bu dünyaya ait değil gibiler. Çok masumlar. Oyun oynuyorlar, birbirlerine sokuluyorlar, küçük öpücükler veriyorlar. Bazen biri diğerini kovalıyor, bazen beraber uçuyorlar. Bir ağaca konuyorlar, bazen tırmanıyorlar bile. Gidemedikleri tek yer, bizim kalıplarımız. Sadece kapana kısılmak istemiyorlar. Aslında biz de istemiyoruz.
Bir güvercin özgürdür ama kırılgandır da. Tıpkı insan gibi. Belki de özgürlük, sadece uçabilmekte değil. Bir ağaca konabilmekte. Birine sokulabilmekte. Güvende hissetmekte.