
Dış dünyayı anlamaya çalışırken, en önemli gerçeği yani kendimizi gözden kaçırabiliyoruz. Oysa başkalarının yanlış etiketleriyle değil, kendi özümüzle tanımlanmalıyız.
“Kendini anla ki, başkalarının yanlış etiketleri senin gerçeğin olmasın.”
Çünkü uzun bir süre ben de başkalarının bana biçtiği rolleri yaşamaya çalıştım. iİi biri olmak için sessiz kalmam gerektiği, başarılı sayılmam için kalıplara uymam gerektiği… Ama içimde bir yer hep itiraz ediyordu: “Bu sen değilsin.”
Bizi tanımayanların yorumları, bizi tanımlamamalı. Çünkü çoğu zaman insanlar, kendi anlayışlarının ötesinde bir şeyi anlamlandıramazlar. Kendi sınırlarını bizim hayatımıza giydirmeye çalışırlar. Eğer biz kendi iç sesimizi duymuyorsak, dışarıdan gelen her ses bizi yolumuzdan saptırabilir.
Carl Jung der ki:
“Dışarıya bakan rüya görür, içeriye bakan uyanır.”
İşte tam da bu yüzden kendimizi tanımak, uyanmaktır.
Kendimizi tanıdıkça neyi neden istediğimizi, neye “hayır” dememiz gerektiğini, neyin bizi besleyip neyin tükettiğini daha iyi fark ediyoruz. Böylece başkalarının bizim hakkımızdaki fikirleri yalnızca “bir fikir” olarak kalıyor; gerçek halimize dokunamıyor.
Belki şu anda kendi yolunu bulmaya çalışıyorsun. Belki başkalarının beklentileriyle kendi arzuların arasında sıkışıp kaldın. Belki bir etiketin altında eziliyorsun: “Yetersiz”, “fazla duygusal”, “fazla hayalperest”… Oysa sen, olduğun halinle yeterlisin. Etiketleri bırak. Kendine dön.
“Kendini tanı ki, kendini tanımayanlar senin dengenı sarsamasın.”
Denge, dışarıda aradığımız bir şey değil; içimizde kurduğumuz bir yapı. Ne zaman kendimizi tanırsak, o zaman başkalarının fırtınaları bizi savuramaz.
Başkalarının kaleminden çıkma bir karakter olma. Kendi kaleminle, kendi harflerinle, kendi renginle yaz hayatını.