Bazen bir pasta yaparsın. İçine sevdiğin malzemeleri koyarsın, elinle yoğurursun, özenle pişirirsin. Ama fırından çıkar çıkmaz yemezsin. Çünkü bilirsin ki o pasta, asıl lezzetini bir gün sonra alır. Dinlenince güzelleşir. Soğuyunca kıvam bulur. Bazı şeyler ancak zamanı geldiğinde güzeldir.
İnsan ilişkileri de biraz böyledir aslında.
Biri girer hayatına. Tüm hücrelerinle sarılmak istersin ona. Her şeyi bir anda bilmek, yaşamak, sahiplenmek… Kalbinde hızla büyüyen o hissi hemen gerçek kılmak istersin.
Ama karşındaki bir pasta değil, bir robot değil.
Bir insan.
Kırılganlıkları var. Kendine ait bir zamanı, bir iç ritmi, geçmişten gelen gölgeleri… Seninle aynı anda sevmeyebilir. Aynı hızda istemeyebilir. Bu, senin eksikliğin değildir.
“Sevgi sabırdır.”
Gerçekten seviyorsan, beklemelisin.
Sevdiğin kişiye alan tanımalısın. Belki günlerce, belki aylarca sessizliğini taşımalısın.
Ve eğer bir gün giderse?
İşte orada, en zor sabrı öğreniyorsun:
Vazgeçmeyi sabırla kabul etmek.
Birini sevmek, onu yanında tutmak anlamına gelmeyebilir. Gitmek isteyen birini tutmaya çalışmak, aslında sevgi değil korkudur. Ve sevgiyle korkunun aynı bedende uzun süre kalması mümkün değildir.
“Birini gerçekten sevdiğinde, onun mutlu olacağı yeri seçmesine izin verirsin. O yer sen olmasan bile.”
– Haruki Murakami
Kendini suçlama. Onu da suçlama. Çünkü suçlamak, hâlâ hikâyeye teslim olamadığını gösterir. Oysa bazen hikâyeler sadece yaşanmak içindir, mutlu sonla bitmesi gerekmez.