Gözlerimi günbatımına diktim, içimde tarifsiz bir sessizlik vardı. Zaman ağır akıyordu. O anda bir kuş belirdi; zarif, sade, acele etmeden, tam güneşe doğru otların arasından süzülüyordu. Ne bir kanat çırpışı ne de bir telaş… Sanki o da benim gibi bu anın kıymetini biliyor, gökyüzünün sessizliğini bozmadan güneşe bakıyordu. Ve garip bir anda, tarif edemediğim bir şey oldu: kuşun kalbinin atışını kalbimde hissettim.
Ona uzun uzun bakmaya çalıştım. Fakat, ne yazık ki yetişmem gereken bir yer vardı. Güneş batmadan dönmem gerekiyordu. İçimde bir parça kaldı o sahnede ama neyse ki kayda alabildim. Şimdi bu satırları yazarken anlıyorum: bazen bir anı yaşamak yetmez, onu kaydetmek de gerek. Çünkü bazı anlar gerçekten de sadece hatırlanmak için fazla güzeldir.
İşte bu yüzden fotoğrafları ve videoları seviyorum. Hatta filmleri… Ama daha da ötesi, yazmayı seviyorum. Çünkü bir görüntü her şeyi anlatmaz. Fotoğrafı gören kişi, onu çekerken içimde neler olduğunu bilemez. Kameraya bastığımda ne düşündüğümü, kalbimden ne geçtiğini… Bunu anlatmaz hiçbir kare. Aynı şekilde bir yönetmen de bir filmi çekerken ne hissediyor, neyin peşinden koşuyor; çoğu zaman seyirci bunu bilmez.
Bir gün bir yönetmen her sahnenin ardındaki duyguyu, bir fotoğrafçı her karenin arkasındaki düşünceyi yazsa… Belki o zaman bir filme, bir fotoğrafa, bir tabloya bambaşka gözlerle bakarız. Çünkü bir eser, sadece görüneni değil, yaratıldığı anı da taşır.
Ve belki de en kıymetli olan budur: Görünenin ardındaki görünmeyeni fark edebilmek.