Hayatta hepimiz bir şekilde hedeflerimizin peşinden gidiyoruz. Kimi zaman bir meslek, kimi zaman bir ilişki, kimi zaman da sadece “iyi bir insan olma” isteği. Fakat tuhaf bir şekilde, tıpkı bumerang gibi, attığımız hedef çoğu zaman bize geri dönüyor. Ve biz de o an, hedefin peşinden gitmek yerine, kendimizi düşüncelerin içine kilitlenmiş buluyoruz.
Kitapta geçen o cümle çok çarpıcı: “Bumerangın hedefini kaçırdığında atıcısına geri dönmesi gibi insan kendine döner, kendisi üzerine tefekkür eder ve misyonunu yerine getiremediğinde kendisini yorumlamaya dair aşırı kaygılanır ve anlam arayışında engellenir.”
İşte bu cümle, günümüz insanını çok iyi özetliyor. Çünkü çoğu zaman kendi üstümüze fazla eğiliyor, kendi hayatımızın yorumcusuna dönüşüyoruz. Sanki dışarıda yaşamak yerine, içimizde bitmek bilmeyen bir analiz odasında kapalı kalıyoruz. Ne garip değil mi? Yaşamın kendisi akarken, biz çoğu zaman yaşamak yerine onun üzerine konuşmayı tercih ediyoruz.
Ama belki de asıl mesele, kendimizi aşmamız gerektiği. Kendini gerçekleştirme, sadece bir hedef listesi yapmak ya da kariyer basamaklarını tırmanmak değil. Daha çok, anlamı yaşamanın ta kendisi. Kendi iç sesimizden kurtulup başka bir şeye, bir insana, bir doğaya, bir davaya yönelmek… İşte orada gerçek anlam filizleniyor.
Maslow’un dediği gibi, “önemli bir işe bağlanmak” insanın ruhunu iyileştiriyor. Bu, bazen bir çocuğa yol göstermek, bazen bir ağaca su vermek, bazen de hiç tanımadığın birine gülümsemek olabilir. Anlam dediğimiz şey büyük ideallerden ibaret değil; aksine, çoğu zaman küçük bir temasın içinde saklı.
Bence hepimizin içinde, sessiz ama güçlü bir istek var: hayatın gerçekten anlamlı olduğuna dair bir his. Bu his, engellenirse insanın ruhunda boşluklar açılıyor. Ama o hisle bağ kurabilirsek, hayatın yükü hafifliyor. Çünkü insan, kendini unutabildiğinde özgürleşiyor.
Belki de asıl sorumuz şu olmalı: Kendimizi sürekli yorumlamayı bırakıp, yaşamın kendisine nasıl dokunabiliriz?