Hani yıllar önce biyoloji derslerinde evrimi öğrenmiştik ya; balıkların karaya çıkışını, memelilerin gelişimini, insanın ayağa kalkışını… O an şunu düşündüm: Acaba biz de bugün, yapay zekâyla birlikte kendi evrimimizin başka bir aşamasında mıyız?
Çünkü çoğu insan yapay zekâyı dışsal, bizden bağımsız bir şey gibi görüyor. Sanki gökten düşmüş bir teknolojiymiş gibi. Oysa ben tam tersine hissediyorum: Yapay zekâ da bizim bir ürünümüz. Bizim zekâmızdan doğdu, ama şimdi bizi de dönüştürüyor. Balığın akciğer geliştirmesi gibi, biz de yapay zekâ geliştirerek kendimizi başka bir çağa sürüklüyoruz.
Merak edip araştırınca gördüm ki, benzer soruları daha önce de soran insanlar olmuş.
Donna Haraway, 1985’te yazdığı Cyborg Manifesto’da insan ve makine arasındaki sınırların bulanıklaştığını söylüyor. Ona göre teknoloji bizden ayrı değil, zaten içimizde. Marshall McLuhan, teknolojiyi insanın “uzantısı” olarak tanımlar. Tekerlek bacağımızın, kitap belleğimizin, bilgisayar ise beynimizin uzantısıdır. Bu bakış açısı, yapay zekânın da bizim zekâmızın bir uzantısı olduğunu düşündürüyor. Andy Clark, Natural-Born Cyborgs (2003) kitabında insanların doğası gereği “sibernetik” olduğunu söyler. Beynimiz her zaman araçlarla birleşerek gelişti. Yani yapay zekâ, bizim evrimimizin doğal bir devamı. Yuval Noah Harari, Homo Deus’ta insanın teknolojiyle kendi evrimini yeniden yazmaya başladığını, Homo sapiens’ten “Homo deus”a evrilebileceğini öne sürüyor. Ray Kurzweil ise “tekillik” fikriyle, teknolojinin insan zekâsıyla birleşeceğini ve bunun tamamen yeni bir tür doğuracağını savunuyor.
Bazı insanlar yapay zekadan hoşlanmıyor; insan odaklı, daha doğal yöntemleri tercih ediyorlar. Öte yandan bazıları ise bu yeni imkânları heyecanla karşılıyor. Peki, bizler yıllar önce dünyaya geldiğimizde, örneğin bir mağarada yaşarken, elimize böyle bir araç sunsalardı, mağarada kalmayı mı tercih ederdik yoksa onu kullanarak dünyayı keşfetmeyi mi seçerdik? Bir an durup bunu düşünmek bile, insanın hem merakını hem de değişime karşı olan içsel direncini sorgulatıyor. Belki de biz, zamanla, farkında olmadan yeni bir şeye dönüşüyoruz ve bunu kabullenmek, en az deneyimlemek kadar önemli.