İnsan zihni öyle bir yapıya sahiptir ki aslında hiçbir şeyi kendi başına yaratamaz. Düşüncelerimizi, hayallerimizi ya da eserlerimizi hep dışarıdan edindiğimiz malzemelerle inşa ederiz. Hafızamızda biriken gözlemler, deneyimler, duygular… Hepsi birer ipliktir ve biz onları dokuyan bir tezgâh gibiyiz.
Shakespeare örneğini düşünelim. O, evet, çağının en büyük yazarlarından biriydi. Ama Shakespeare hiçbir şeyi yoktan var etmedi. O, keskin gözlemler yaptı ve gördüklerini harikulade bir şekilde resmetti. İnsanları yaratmadı, ama onların ruhunu, çelişkilerini ve tutkularını aynaya yansıttı.
Burada asıl mesele şudur: Biz sıradan bir dikiş makinesi değiliz. İnsan zihni, tek bir çizgiyi işlemekle kalmaz; o bir dokuma tezgâhıdır. Farklı iplikleri bir araya getirir, karmaşık desenler çıkarır. Ve ürettiklerimiz her zaman bize ait bir iz taşır.
Yine de bu üretim, başkalarının beklentilerine göre değil, kendi içimizden gelen sese göre olmalıdır. Ortaya koyduğumuz şeyin başkalarına faydası elbette önemlidir, fakat asıl öncelik insanın kendisine dokunabilmesidir. Çünkü bir insanın kendi ruhuna hiç faydası olmayacak bir şeyi yalnızca başkasına iyilik olsun diye yapması, sürdürülebilir değildir. Vicdan bir kez uyandığında, bizi daha sahici bir yolculuğa çağırır.
Ve işte en önemli nokta: Gerçek şifa kalıcıdır. Bir kez farkına vardığımızda, artık aynı hatalı döngülere geri dönmeyiz. Çünkü insan, doğası gereği, öğrendiği hakikati yeniden unutamaz.
Mark Twain’in “İnsan Nedir?” adlı eserinde işaret ettiği gibi, biz aslında sürekli dokuyan, yeniden üreten bir tezgâhız. Önemli olan başkalarının ne dediği değil; kendi içimizdeki o tezgâhı dürüstlükle çalıştırmaktır.