Yaratmak, hissetmekle başlar

Bugün, dört yıl önce çektiğim bir videoyu izledim YouTube’da.

O an, birden içimden şu geçti:

İnsan ne kadar hissederse, ne kadar çok şey yaşarsa, yarattığı şey de o kadar değişiyor.

Yaratıcılık sadece yetenekle, teknik bilgiyle ya da pratikle alakalı değil aslında.

Yaratıcılık, insanın iç dünyasının derinliğiyle alakalı.

Ne kadar hissedersen, ne kadar çok yaşarsan, ne kadar dönüşürsen ortaya çıkan da o kadar “gerçek” oluyor.

Bir resim, bir beste, bir film, bir fotoğraf…

Hepsi, o an içimizde olup bitenlerin sessiz bir yansıması.

Bazen düşünüyorum, dünyanın en iyi ressamı, en iyi müzisyeni ya da en iyi yönetmeni…

Onları “en iyi” yapan şey, teknik mükemmellikten çok, hissetme biçimleri olabilir.

O ressam, o resmi yaparken neler yaşadı?

O müzisyen hangi acıdan, hangi sevincin içinden geçti ve o melodiyi buldu?

Bir yönetmen, bir kareyi çekerken hayatı hangi gözle görüyordu?

Aslında hepimiz aynı malzemedeniz; farkı yaratan şey, nasıl baktığımız ve nasıl hissettiğimiz.

Bugün çektiğim videoyla dört yıl önceki videomu karşılaştırdığımda aradaki farkı çok net gördüm.

Teknik olarak belki daha iyi olmuş olabilir ama içtenlik aynı.

O eski videoda o kadar saf, o kadar masum bir enerji var ki…

Eskiden yetersiz bulduğum o halim, şimdi bana “gerçek” geliyor.

Çünkü o zamanki ben, olduğu gibiydi.

Sanırım insanın ruhuna doğuştan bir şey yükleniyor.

Ama o şeyin neye dönüşeceği, nasıl yaşadığımızla ve kendimizi nasıl dönüştürdüğümüzle ilgili.

Zaman geçtikçe fark ediyorum: ben değişiyorum kesinlikle ama bir yerlerde hep aynı ben duruyor.

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın