Sevgili Bilge,
Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım.
Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da, yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı.
Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım.
Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.
Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar
Bir yandan geçmişe, diğer yandan kaçınılmaz bir yalnızlığa yazılmış.
Oğuz Atay burada “pişmanlık”tan değil, “yarım kalmışlıktan” söz ediyor . Çünkü bazı şeyler bitmez, sadece konuşulmaz.
Ve konuşulmadıkça, insanın içinde büyüyen bir yankıya dönüşür.
Bilge’ye yazılan bu mektup aslında bir kadına değil, insanın kendi vicdanına yazılmış gibi.
Bir şeyleri anlamaya çalışan, ama her anlamaya çalıştığında biraz daha uzaklaşan bir insan.
Hiçbir kelime fazla değil, hiçbir kelime eksik değil.
Yalnızlığın ve iletişimsizliğin tam kalbinde duran bir ağırlık bu.
Çünkü hepimiz birilerine geç kalıyoruz.
Söyleyemediğimiz cümleler, yazamadığımız mektuplar, bir türlü başlamayan konuşmalar var.