Sevdiğim dizilerden birini yorumlamak istiyorum ( Six Feet Under) Unutmak istemiyorum, arada açıp hatırlayayım diye size de anlatmak istedim. Ayrıca birçok kişinin de fark etmesini istediğim için başlıyorum.

“Bunun fotoğrafını çekemezsin. Çünkü o an zaten geçti.”
Nate söylüyordu galiba.
Ve çok doğru.
Biz hep bir şeyleri yakalamaya çalışıyoruz ya hani…
“Dur, bunu kaydedeyim”, “Dur, bunun fotoğrafını çekeyim”, “Dur, bunu unutmayayım.”
Ama o an zaten kayıp gidiyor.
Yani aslında yaşamak, fotoğraf çekmek değilmiş;
yaşamak, o fotoğrafın içinde senin olmanmış.
Bir başka sahnede Claire şöyle diyordu:
“Kaç kötü insan öldürmen gerekir, sen de kötü olmadan önce?”
Bazen doğruyu yapmaya çalışırken bile yanlışlaşıyoruz.
Belki de hayat böyle bir denge: İyi niyetle başlıyorsun ama yol seni dönüştürüyor, bazen tanıyamaz hâle getiriyor.
Bir başka replikte biri diyordu ki:
Yani “iyi olayım, doğru yapayım, sonunda huzuru bulayım” gibi bir denklem yok.
“Hayat bir otomat gibi değil, içine erdem atınca mutluluk vermiyor.”
Mutluluk sistemin ödülü değil.
O yüzden bazen hiçbir şey yapmadan da huzurlu olabiliyorsun, bazen her şeyi doğru yapıp da mutsuz.
Çünkü hayat öyle işlemiyor.
Bu cümle, bana çok insanî geliyor.
Sen ne kadar plan yaparsan yap, hayat bir yerinden seni şaşırtıyor.
Bu dizide bir mezarlık evi var, ama garip biçimde her bölümde “ölüm” değil, “yaşam” anlatılıyor.
Yani ölüm hep orada, ama karakterlerin asıl derdi yaşayamamak.
Bunu izlerken kendini düşünüyorsun:
Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece gün mü dolduruyorum?
Bir sahnede Nate şöyle diyor:
“Bütün gün sadece kendimi idare ediyorum, insanlarla bağ kurmaya çalışıyorum…
Ama günün sonunda kimse orada olacak mı, bilmiyorum.”
Bu söz çok insanca değil mi?
Kontrol etmeye çalışıyoruz, planlıyoruz, çabalıyoruz ama sonunda hiçbir garantimiz yok.
Ve işin tuhafı, bu cümle içimi rahatlatıyor.
Çünkü garanti aramadığında, gerçekten yaşamaya başlıyorsun.
Dizinin sonunda Ruth şöyle diyor:
“Biz geçmişe bu kadar sıkı sıkıya tutunuyoruz da… ne için?”
Bu kadar net bir soru olamazdı.
Bazen geçmişte kalmak, aslında bugünden kaçmak oluyor.
Ve “o zamanlar”a sarıldıkça “şimdi”yi ıskalıyoruz.
Kısacası Six Feet Under, bana göre ölüm dizisi değil, “yaşam farkındalığı” dizisi.
İnsanı rahatsız ediyor ama iyi ki rahatsız ediyor.
Çünkü orada gördüğün insanlar o kayıplar, saçma kararlar, yalnızlıklar hepsi bir şekilde seni sana anlatıyor.
Yani diziyi izlerken aslında kendi hayatına bakıyorsun.
Benim için bu dizi şu cümlede özetleniyor:
“Hayat, ölümün sessizliği içinde kendi varlığını fark etmeye çalışmaktır.”