Bu sabah yürürken neden doğayı bu kadar sevdiğimi bir kez daha anladım.
Bir ağacın gökyüzüne uzanan dallarına baktım; rüzgârla kıpırdayan yaprakları, kuşların tedirgin ama canlı hareketlerini izledim. Her şeyin içinde bir yaşam vardı, fark edilir bir canlılık… Ve o an, doğanın bana yaşadığımı hatırlattığını bir kez daha hissettim.
Soğuk hava ellerimi donduruyordu. Parmaklarım uyuşunca, ellerimi ceplerime soktum.
İyi ki dört mevsimi bir arada yaşayan bir ülkedeyim, çünkü bu farklılık bana yaşamın değişimlerini gösteriyor.
Ama bir yanda da gri binalar yükseliyor.
Bir şantiyeden gelen sesler, dev kamyonların uğultusu, metalin toprakla savaşını izlemek…
Tüm bunlar, içimdeki canlılığı bir anlığına köreltiyor.
Doğanın nefesi betonun altına sıkışıyor, renkler matlaşıyor..
Sonra bir bahçenin köşesinde nar ağacını görüyorum.
Dallarında bir kuş, narın kırmızı tanelerini didikliyor.
Bir baykuşun uzaktan sesini duyuyorum.
Ben, sadece “yaşadığımı” hissediyorum.
Arabaları, sirenleri, egzoz kokusunu görmek istemiyorum o an.
Sadece toprağın kokusunu, kuşların sesini, rüzgârın tenime değdiği o serinliği istiyorum.
Kalp atışımı bile daha güzel duyuyorum.