Bugün zeytin ağaçlarının arasında bir evde uyandım.
Camı açtığımda, zeytin ağaçları rüzgârla birlikte hafifçe dans ediyor, yapraklar süzülerek birbirine değiyordu. Arada, uzaktan gelen kuş sesleri… Gün daha başlamadan insanın içine yerleşen bir sakinlik vardı.
Aslında bugün için bambaşka bir planım vardı. Yapamadım.
Sonra bir an, vakit geçirmeyi sevdiğim o salaş kafe geldi aklıma. Hiç düşünmeden yola çıktım. Gittiğimde öğrendim; yılbaşı pazarı kuruluyormuş. Haberim yoktu. Bir anda kendimi kalabalığın içinde, tanımadığım ama garip bir şekilde tanıdık gelen insanların arasında buldum.
Orada biriyle tanıştım. Hikâyesi çok güzeldi.
Uzun süre tavus kuşlarının olduğu bir yerde vakit geçirmiş. Tavus kuşlarının, her yıl belli bir dönemde, özellikle yaz sonuna doğru tüylerini döktüğünü anlattı. Doğal bir döngüymüş bu. Yerde biriken o tüyleri toplamış önce. Sonra onlardan kendine bir küpe yapmış.
İnsanlar fark etmiş.
“Nereden aldın?” diye sormaya başlamışlar.
“Ben yaptım,” demiş.
Zamanla tüylerden oluşan bir sürü küpesi olmuş. Çok kıyamamış ama bazılarını satmaya başlamış. Hepsinin ayrı bir hikâyesi varmış ve hepsini hâlâ tek tek hatırlıyormuş. Küpeleri koyduğu kâğıtları bile geri dönüştürmüş.
Hâlâ o kafede oturuyorum.
Birileri şapka, atkı örmüş.
Birileri vintage kıyafetler getirmiş, satıyor.
Kimsenin acelesi yok. Zaman biraz yavaşlamış gibi.
Birden dünü hatırladım. İzlediğimiz dizide çok sıradan bir adamın hayatını anlatıyordu yönetmen. Aslında hayatı gerçekten sıradandı. Ama detaylar… Yönetmen o detayları öyle işlemişti ki izlerken insan kendini kaptırıyordu.
Ve şunu düşündüm:
Hayatın yönetmeni de biz değil miyiz?
Belki hayatlarımız sandığımız kadar sıradan değil.
Belki sadece detaylara yeterince bakmıyoruz.