Şehrin en tepesinde Aşağıda uzanan ışıklara bakarken içimde tuhaf bir his belirdi. Bir an, o ışıklar gökyüzündeki yıldızlarla karıştı. Sanki hepsi aynıydı… Hepsi uzaktı. Ve insan, uzaktan baktığı şeyleri daha çok seviyor.
O an Friedrich Nietzsche’nin şu düşüncesi geçti aklımdan: “Yükseğe çıktıkça insanlar küçülür.” Belki de bu yüzden bazı duygular uzaktan daha hafif, daha katlanılabilir görünüyor. Yaklaştıkça ise ağırlıklarıyla yüzleşiyorsun.
Sonra birden içimi yoğun bir sevgi kapladı. Sebebini tam açıklayamıyorum ama şunu fark ettim: İnsan sevmeyi de, sevilmeyi de zamanla öğreniyor. Belki hak ediyor, belki sadece hazır hale geliyor… Bilmiyorum. Ama ben sevmeyi geç öğrendim gibi hissediyorum. Ya da belki başkalarına göre erken, kim bilir.
Şu an tek bildiğim şey şu: Sevginin ne demek olduğunu gerçekten hissetmeye başladım. Ve bu kolay bir şey değilmiş. Sevgi insana geldiğinde hayatı kolaylaştırıyor mu, zorlaştırıyor mu emin değilim… Ama kesinlikle daha anlamlı kılıyor. Çünkü sevgi yokken her şey eksik kalıyor. Sanki düğümler çözülmüyor, aksine daha da sıkılaşıyor.
Belki de en büyük fark şurada: Koşulsuz sevebilmekte. Bir şey beklemeden… Bir karşılık ummadan… Sadece olduğu gibi. Çünkü birinden bir şey beklediğinde, sana iyi geldiği için sevdiğinde, o sevgi biraz eksik kalıyor gibi geliyor bana. Dürüst değilmiş gibi.
Ama hiçbir beklenti olmadan hissettiğin o duygu… Gerçek sevgi tam olarak bu. Emek isteyen, zaman isteyen ama geldiğinde her şeyi başka bir yere taşıyan bir şey.