Yolda giderken okuduğum bir kitaptan notlar alarak başladım güne. Sabah erkenden kalktım; bugün sadece iki yere gitmeyi planlıyorduk, acele etmedik, yavaş yavaş hazırlandık. Yeşil çayımı içip köşede otururken notlarımı çıkardım.

İlk durağımız Parfimerija Sava’ydı. Dükkânın düzeni oldukça geleneksel ve özel bir his veriyor; alan küçük ama hizmet son derece kişisel. Mağaza, “en eski parfüm mağazalarından biri” olarak tanınıyor ve nostaljik bir atmosfer sunuyor. Burada sadece alışveriş yapmakla kalmıyor, bir deneyim yaşıyorsunuz: parfümler deneniyor, seçiliyor ve özel şişelere dolduruluyor.

İçeriye girdiğimizde bizimle özel olarak ilgilenildi. Hangi kokuları sevdiğimizi sordular; ben kahve, orkide, çikolata dedim, belki biraz da portakal… Satıcı “Vaaavvv!” dedi ve kendine özel bir karışım hazırladı. İki seçenek sundu: “Bu mu, bu mu?” diyerek sağ ve sol koluma sıktı. Sonra kağıda yazdı, tekrar geldiğimizde soldakini seçtim. “Doğru seçim, bunu seçmeliydin,” dedi ve gülümseyerek sakladı tarifini. Çıkarken üzerimize ekstra olarak eski bir parfüm şişesinden sıkıldı; seçtiğim koku harikaydı. İlk defa bir koku başımı ağrıtmadı. Böyle yerler gerçekten korunmalı; ben çok etkilendim.

Sonrasında National Museum of Serbia’ya doğru yola çıktık. Girişi oldukça etkileyiciydi (aşağıdaki 1. resim) ve müze, taş çağından 20. yüzyıla kadar uzanan kronolojik bir sergi sunuyordu. Burada Pablo Picasso, Van Gogh, Claude Monet, Auguste Renoir, Paul Cézanne, Edgar Degas, El Greco ve Tintoretto gibi sanatçıların eserlerini görmek mümkün. İlginç olan, Van Gogh’un resimlerinin her zaman renkli olmadığıydı; bazıları oldukça karanlıktı ve farklı bir duygusal yoğunluk taşıyordu.(Aşağıdaki 3.resim)




Eve dönüş yolunda sokak müzisyenlerini dinledik. Sokağın ortasında bir kadın, muhteşem sesiyle opera söylüyordu. Her notası sokağı doldurdu.
Evde, Belgrad’dan getirdiğim çiçekleri diktim. Evde hiç çiçeğim yoktu, bu yüzden özel bir anlam taşıyordu. “Aşk” kelimesi, Farsça’dan gelen “Aşeka” ile bağlantılı; sarmaşık anlamına geliyor. Sarmaşık, tuttuğu ağacın tüm besinini, suyunu, hayatını paylaşıyor. Aldığım bitki sarmaşık mı göreceğiz.
Günü, uçakta okuduğum kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum: Franz Kafka’nın eserinden…
Metinde bir adam, hayatı boyunca ulaşmak istediği yasayı öğrenmek için bir kapıya gelir. Kapıda bir kapıcı vardır. Adam yasayı görmek ister, ama kapıcı ona hemen izin vermez; önce uzun bir bekleyiş ve çeşitli engeller vardır. Adam, yasaya ulaşmanın zorluğunu ve imkânsızlığını fark eder, hayatı boyunca kapının önünde bekler ve kapının ardında yasayı görecek mi sorusuyla ölür. Aslında ceza alacağını düşünmeden , korkmadan ulaşmaya çalışsaydı her şey farklı olabilirdi.
Kafka burada, hukuk sisteminin sıradışılığı, insanın adalete erişimindeki çaresizliği ve sistemin birey karşısındaki güçsüzlüğünü sembolize eder. Hayat boyu süren çaba, ulaşılmaz bir otorite ve kapının ardındaki bilinmezlik, insanın varoluşsal yalnızlığını da yansıtır.
Not: Günün notunu yanlışlıkla sildim ve üzülmüştüm, ama sonra inat ettim; aklıma daha fazla şey getirmeye çalıştım. Yazının orijinalini asla bilemeyeceğiz ama demek ki gün böyle anılmalıymış, diye kendimi avutuyorum.