Uçurum kenarında Dostoyevski

Bugün hiçbir şey yapmak istemedim; yalnızca gözlerimi kapatıp uyumak istedim.

Uykuya kaçmak bazen insanın elindeki tek savunma oluyor ya öyle bir gündü.

Sonra birden uyandım.

Odama dolan kızıl ışığa ilk başta anlam veremedim.

Perdenin arasından sızan o turuncu çizgi…

Dayanamadım.

Dışarı çıktım, yolun kenarına doğru yürüdüm. Rüzgâr hafifti, hava serindi.

Ve orada, sazlıkların arasında, sıra sıra dizilmiş atlarla karşılaştım.

Kaçmasınlar diye bağlanmışlardı ama yine de asil duruyorlardı sanki bekleyen, susan, bilen birer gölge gibi.

O an, günün bütün boşluğu bir anda anlam kazandı.

Günbatımının kızıllığı, atların sessizliği, rüzgârın taşıdığı o keskin koku…

Hepsi aynı şeyi söylüyordu:

“Bak. Yaşıyorsun.”

İşte tam o sırada aklıma Dostoyevski’nin satırları geldi:

“İnsanın yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse; çevresinde uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa bile… Yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın; o anda ölmeye yeğleneceği söylenir.”

Belki de insan tam olarak böyle bir yaratık:

Uçurumun kenarında bile bir avuç toprağa tutunacak kadar inatçı.

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın