Mısır, Şarm El-Şeyh’te Dört Gün

Çölde yıldızlar, şehir ışıklarına rağmen hâlâ görünüyor.

Bu bana şunu düşündürdü: Kontrol edemediğimiz şeyler varsa ve bu bizi rahatsız ediyorsa, bazen yapılacak en doğru şey yalnız kalabileceğimiz bir alan bulmak. Kimsenin olmadığı, sadece kendimizin olduğu bir yer. Mümkünse başımızı kaldırıp aya ve yıldızlara bakabildiğimiz bir yer.

Derin bir nefes alıp, içimizden geçen kelimeleri söyleyebildiğimiz bir an.

Belki de yönümüzü yeniden bulduğumuz yer tam olarak orasıdır.

Yıldızlar bir el feneri gibi. Çölün ortasındayız; her yer karanlık ama o ışıklar bulunduğumuz yeri aydınlatıyor. Çok güçlü değiller belki ama yetiyor.

Mısır’dayken Rudolf Steiner’ın Mısır Mitolojisi ve Gizemleri kitabını okuyordum. Altını çizdiğim bir cümle aklıma takılıp durdu: Engellerini yenen ruh, kendi sınırlarının ötesine giden yolu bulur ve insanlığın en yüce hazinelerine erişir. Bu kitabı İzmir’de okusaydım bu kadar etkilenir miydim bilmiyorum. Ama çölün ortasında, Nil’e yakın bir yerde, bu topraklarda anlatılmış mitleri okurken kelimeler başka bir ağırlık kazandı.

Deneyim, bilgiyi değiştiriyor. Aynı cümle, başka bir coğrafyada başka bir anlam kazanıyor.

Kitapta geçen bir fikir özellikle dikkatimi çekti: Işığın sadece çevremizi aydınlatan fiziksel bir şey olmadığı, canlı olduğu ve sevgiyle ruhanileştiği fikri. Bugün bile güneşi yalnızca ışık yayan bir gaz kütlesi olarak gören bir akıl var. Bu bakış çok yaygın. Oysa eski uygarlıklar ışığı yaşamın özü olarak görüyordu. İnsanda kalan şey ise her şeyin özeti gibi; sanki evrenin küçük bir yansıması.

“Bir kitap okusan ne olur, bir film izlesen ne değişir, bir ülkeye gitsen ne fark eder?” diye düşünenler olabilir. Ama bunlar bizi besleyen şeyler. Tıpkı kötü beslendiğinde bedenin zayıflaması gibi, ruh da beslenmeyince daralıyor. Mısır’a gitmeden önce çölle ilgili filmler izlemeseydim, Simyacı’yı okumamış olsaydım, o çöldeki his belki bu kadar derin olmayacaktı. Amacım farklı olmak değildi; olan biteni daha iyi kavrayabilmekti. Ne kadar kavradığımı bilmiyorum ama öğreniyorum. Ve öğrenmek, bir yerle birleştiğinde daha güçlü oluyor.

Mısır’da fark ettiğim en güçlü şeylerden biri zamanla ilgiliydi. Zaman, coğrafyaya göre değişiyor. Dört gün kaldım; kendimi tamamen bırakmak için yetmedi ama zihnimin zorlanmasını, uyum sağlamaya çalışmasını sevdim. Yeni yüzler, yeni ritimler, kaybolmamış kültürler… Sanki binlerce yıl önce yaşamış insanların izleri hâlâ ortamdaydı.

Bedeviler hâlâ çadırlarda yaşıyor, develer hâlâ hayatın içinde. Ve ister istemez şu soru geliyor akla: Modernleşmek, kültürü kaybetmeden mümkün değil miydi? Tamamen batılı olmak, çeşitliliği yitirmek zorunda mıydı?

Mısır’a indiğimde ilk fark ettiğim şey kokuydu. Keskin, etnik, tanımlaması zor ama akılda kalan bir koku. Otelde de vardı, bedevilerin yanında da, havaalanında da. Her şehrin bir sesi, bir dokusu, bir kokusu var ve hiçbir şehir diğerine benzemiyor.

Farsha Cafe tasarım olarak çok iddialı bir yer değil. Ama bulunduğu yer, tarihi ve atmosferi onu başka bir noktaya taşıyor. Küçük bir tepenin üzerinde, Kızıldeniz’e bakıyor. Gün battıktan sonra ışıklar tek tek yanıyor ve herkes bunu bekliyor. Üç saat boyunca. Beklerken insanın içinden mızmızlanmak geçiyor ama denize bakınca zaman yumuşuyor. Beklemek, bir deneyime dönüşüyor.

Safari gecesi… Şifacının evi, ateş, dans, yemek. Ama en unutulmaz an ışıklar kapandıktan sonra geldi. Yıldızlar. Bu anı özellikle planlamamıştım ama içimde hep yaşamak istediğim bir histi. Kendiliğinden geldi. Gecenin bir yarısı ATV’lerle geri döndük; yorgun ama garip bir şekilde dingin.

Mısır beni tamamen içine almadı ama zihnimi esnetti. Zamanın, coğrafyanın ve kültürün insan üzerindeki etkisini yeniden hatırlattı.

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın