İçimizdeki Kalabalık

Dün elektrikler kesildi. Sabah zaten geç uyanmıştım. Etraf sessizdi; yalnızca kuşların sesi ve yazın o bitmeyen cırcır böcekleri… Yüksek, dağlık bir yerdeydim. Yapacak neredeyse hiçbir şey yoktu. Bir şeyler yedim ve teknolojiye ne kadar bağımlı olduğumu, istemeden de olsa, yüzüme çarpan bir gerçekle fark ettim.

Elektrikler tam bir gün boyunca gelmedi. İlk kez bu kadar uzun süre telefonsuz, internetsiz ve ekranlardan uzak kaldım. İlk hissettiğim şey yeniden uyumaktı. Günü ertelemek, zamanı geçiştirmek istedim. O an anladım ki, sürekli bir ekranın varlığına alışmışım.

Sonra kendi kendime, “Neden?” diye sordum.

Elime Dostoyevski’nin Öteki kitabını aldım. Sayfalar ilerledikçe anlatımındaki o derinlik beni içine çekti. Kahramanın saf, masum ve gösterişten uzak tarafında tuhaf bir tanıdıklık hissettim. Belki onu tamamen anlamadım; ama anladığımı sandığım o küçük an bile bana uzun zamandır düşündüğüm bir şeyi yeniden hatırlattı:

Basit yaşamak, sanıldığı kadar basit değildir.

İnsan çoğu zaman daha fazlasını ister. Daha çok para, daha büyük başarılar, daha kalabalık çevreler, daha gösterişli hayatlar… Sürekli bir sonraki basamağa ulaşmaya çalışır. Fakat bütün bu koşuşturmanın sonunda özlemini duyduğu şey çoğu zaman sessiz bir sabah, huzurlu bir ev ve sade bir yaşam olur.

Bu düşünceyi bir süredir izlediğim The Sopranos dizisinde de görüyorum. Dışarıdan bakıldığında güç, para ve ihtişam içinde yaşayan insanlar var. Fakat perde aralandığında, onların da en büyük eksikliğinin huzur olduğunu fark ediyorsun. Güç arttıkça kaygı büyüyor, zenginlik çoğaldıkça yalnızlık derinleşiyor. İnsan bazen en çok sahip olduklarının altında eziliyor.

İnsanın içinde bitmek bilmeyen arzular vardır. Hırs, kıskançlık, ego, haz, kendini kanıtlama isteği… Bunlarla mücadele etmek, yoksullukla mücadele etmekten bile daha güç olabilir. Para kazandığında değişmeyebilmek, makam sahibi olduğunda kibirlenmemek, başarıya ulaştığında aileni ve sevdiklerini ihmal etmemek… İnsanın gerçek sınavı tam burada başlıyor.

Dostoyevski’nin dünyasında insanın en büyük savaşı dışarıyla değil, kendi içindedir. Ben de ne zaman iyi bir kitap okusam ya da beni sarsan bir film izlesem, hepsinin dönüp dolaşıp aynı yere vardığını hissediyorum. Farklı hikâyeler anlatıyorlar belki ama aynı soruyu soruyorlar:

İnsan, bütün arzularına rağmen kendisi olarak kalabilir mi?

Basit yaşamak; az şeye sahip olmak değil, çok şeye sahip olabilecek gücü varken fazlasını istememeyi seçebilmektir.

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın