Yuvasızıntı

Yine yazmayalı çok uzun zaman oldu. En son sanırım her gün yazacağıma dair kendime söz vermiştim. Her gün, az da olsa, gördüğüm ya da hissettiğim ne varsa yazmak istiyordum. Ama olmadı. Aradan uzun zaman geçti.

İçimde o kadar çok şey birikti ki… Bunları dışarı bırakmanın tek yolu yazmak. Belki de gerçekten yazarsam biraz hafifleyeceğim. Son birkaç gündür, hissettiklerimi yazmazsam eksik kalacakmışım gibi hissediyorum.

Bazı duygular vardır; onları düşünmezsin bile, sadece hissedersin. Birine anlatmaya çalışırsın ama kelimeler yetmez. En yakınına bile anlatsan, o anı yaşamadığı için tam olarak anlayamaz. Belki de bu yüzden buraya yazıyorum.

Bir meditasyon yaptığını ya da bir psikoloğun seni gözlerini kapatıp çocukluğuna götürdüğünü hayal et. Ben bunu gerçekten yaşadım sanki.

Çocukluğumun geçtiği yere tam yirmi yıl sonra geri döndüm. Yirmi yıl… Söylemesi bile tuhaf geliyor. O sokaklarda yürürken içimde tarif edemediğim bir şey oldu. Duygulandım ama bunun adı mutluluk muydu, özlem miydi, hüzün müydü, pişmanlık mıydı bilmiyorum. Sanki hepsi aynı anda içime doldu.

Bazen bazı anıları gerçekten unuttuğumu sanıyormuşum. Oysa unutmamışım. Sadece üzerleri örtülmüş. Çocukluğumun geçtiği yere geri döndüğüm anda, unuttuğumu sandığım anılar birer birer gün yüzüne çıktı. Kokular, sesler, yollar… Hepsi bir anda geri geldi. Şimdi bunları yazarken gözlerim doluyor . Yıllardır içimde sessizce bekleyen o küçük çocuğun sonunda kendini hatırlatmasından.

Karşıda bir ev vardı. Ben çocukken hep inşaat halindeydi. Yirmi yıl sonra tekrar gittiğimde hâlâ inşaat olarak duruyordu. Sanki zaman o ev için hiç geçmemişti. Arkasında asma yapraklarının gölgelediği bir çardak vardı. Arka taraf öylesine yeşil, öylesine huzurluydu ki… Oraya gider, saatlerce oturur, konuşurduk. Bana hep gizli bir bahçe gibi gelirdi. Bu kez baktığımda o bahçeyi göremedim.

Sonra oturduğumuz eve baktım. Aslında üç katlı sıradan bir binaydı ama çocukken bana kocaman görünürdü. Şimdi ise küçücük kalmıştı. Hatta o evle birlikte bütün dünya küçülmüş gibiydi.

Arkasındaki elma bahçeleri hâlâ duruyordu. Ama şimdi o eve bakınca aklımdan geçen ilk şey, “Ben burada yaşayabilir miydim?” oldu. Oysa bir zamanlar orası benim bütün dünyamdı.

Kendimi sürekli ilkleri hatırlamaya çalışırken buldum. İlk arkadaşım kimdi? Hatırlayamadım. Annem ismini söyledi, yine de zihnimde hiçbir yüz canlanmadı.

Sonra düşündüm… Acaba çocukken hiç “Bir gün bizim de çok güzel bir evimiz olsun.” diye hayal kurmuş muydum? Bilmiyorum. Şimdi ağabeyim o evin hemen yanında çok güzel bir evde yaşıyor. İnsan bazen kendi çocukluğuna bugünün gözleriyle bakınca cevaplayamadığı sorularla karşılaşıyor.

Neredeyse hiç oyuncağım olmadığını hatırladım. En çok istediğim şeylerden biri bir bisikletti ama hiç bisikletim olmadı. Başkalarının bisikletine binerdik. Belki de bu yüzden o zamanlar en büyük hayalim uzaklara gitmekti. Bilmediğim yerleri görmek, başka sokaklarda yürümek, dünyayı keşfetmek istiyordum.

Bir şeyi daha hatırladım. Bahçede oturur, anneannemin anlattığı masalları ve hikâyeleri yazmaya çalışırdım. Sanırım o zaman bile unutmak istemiyordum. Yazmak, hatıraları saklamanın bir yoluydu.

Bahçede birbirinden güzel meyveler ve sebzeler vardı. Hiçbiri bizim değildi. Bu yüzden koparıp yemeye çekinirdik. Ama bazen kimse görmeden bir tane koparır, çocukça bir heyecanla yerdik. Şimdi düşünüyorum da… Bugün istediğim zaman istediğim meyveyi alabiliyorum. Ama o günkü tadı hiçbirinde bulamıyorum.

Sonra ilk dinlediğim şarkıyı hatırlamaya çalıştım. Evde genellikle türküler çalardı. Sonra bir Walkman’im olduğunu hatırladım. Kulaklığımı takıp o sokaklarda yürürdüm. Geceleri herkes dışarı çıkardı ve oyun oynardık. Sadece çocuklar değil herkes. Ağabeyimle birlikte dinlediğimiz şarkıları, küçük kardeşimi, yağan karı… Hepsi birer birer geri geldi.

O gün anladım ki insanın çocukluğu, hayatının geri kalanını sandığımızdan çok daha fazla şekillendiriyor. Kim ne derse desin, sonradan çok şey başarabiliriz; şehirler değiştirebilir, dünyayı dolaşabilir, hayallerimize ulaşabiliriz. Ama çocukluk, insanın içine atılmış ilk tohum gibi. Sonra büyüyen her şey biraz onun üzerine kuruluyor.

Çocukluğumun geçtiği yere bakarken aslında yalnızca eski evlere bakmıyordum. Hayatımın bütün evrelerine bakıyordum. Sanki gözümün önünden yıllar değil, ben geçiyordum. Her köşe bir ilkti. Her sokak unutulduğunu sandığım bir anıyı sessizce geri getiriyordu.

Garip olan ise şu: Hissettiğim şeyin adını hâlâ koyamıyorum. Ne tam bir mutluluktu ne de hüzün. Kötü hissettirmiyordu ama mutlu da etmiyordu. Belki de insan, yıllar sonra çocukluğuyla yeniden karşılaştığında hissettiği şey tam olarak budur. Bunun için bir kelime bulacağım Yuvasızıntı bu kelimeyi buldum .

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın