Kapı kolunu bulamadım.
O kadar basit bir eylemdi oysa: yataktan kalkmak, eşiği geçmek, koridora çıkmak. Ama karanlık öyle ağırdı ki, sanki hava katılaşmış da beni olduğum yere çivilemişti. Bir adım atsam boşluğa basacakmışım gibi durdum. Ne kadar bekledim bilmiyorum; insanın zamana dair fikri ışıkla birlikte sönüyor.
Sonra, yavaşça ve neredeyse hissettirmeden bir şey oldu. Komodinin köşesi belirdi. Yerdeki terliklerin karartısı, perdenin kıvrımı, duvarın sınırı… Az önce beni kör eden oda, yavaş yavaş teslim oluyordu. Göz, çaresizlikten kendi ışığını icat etmeye başlamıştı.
İlk düşündüğüm şey şu oldu: Madem görebiliyordum, demin niye göremedim?
İnsan garip mahluk; kendini dünyayı algılamanın zirvesi sanır ama birkaç lüks eksilse kendi evinde rehin kalır. Bir kedi için bu karanlık sadece grinin başka bir tonudur; bir baykuş için avın kokusundan farksız bir netlik. Gece onlar için bir engel değil, bir örtü. Biz ise ışığa bağımlıyız; ışık yoksa ancak alışarak, boyun eğerek, bekleyerek var olabiliyoruz. Fernando Pessoa’nın dediği gibi: “Görmek, belki de sadece beklemeyi öğrenmektir; çünkü göz ancak kabullendiğinde açılır.”
Koridora çıkmaktan vazgeçip pencerenin önüne oturdum.
Dışarıda, on apartman bloğunun arasına sıkışmış o koca sedir ağacı duruyordu. Sokak lambasının sarı, cılız ışığı dallarının ancak ucuna değebiliyordu. Asfaltı yara yara çıkan o gövde, gecenin içinde bir anıt gibiydi. Kaç yüz yıldır orada? Bu sokak yokken, şu arabaların hiçbiri buralardan geçmezken, hatta bu şehir bir avuç taştan ibaretken de o ağaç geceleri buradaydı.
Ben içeride iki dakika ışıksız kaldım diye yönümü kaybetmiştim. O ise yüz yıldır gündüzün gürültüsüne de gecenin zifirine de aynı sükûnetle direniyordu. Ne acele ediyordu görmek için, ne de karanlıktan korkuyordu.
İnsanın bütün trajedisi belki de burada: Her şeye hemen vakıf olmak istiyoruz. Oysa bazen sadece gözünün alışmasını beklemek, bazen de bir ağaç gibi karanlığın içinde sessizce durmayı bilmek gerekiyor.